Geçmişten Günümüze El Sanatları

Geçmişten Günümüze El Sanatları
  • 07.12.2012

Orta Çağ’da ve daha önceki dönemlerde plastik sanatlar ve el sanatları (zanaat) arasında bir ayırım yapılmıyordu. Bütün sanatlar pratik işlevleri yerine getirirlerdi. İlk çağlarda mağara ressamları avın iyi gitmesini sağlamak için avlanacak hayvanın aynısını kaya üzerine çizen büyücülerdi. Devlet büyüklerinin ya da tanrıların heykellerini yapan Yunanlılar kişilerin imajını özenle kopya edebilen taş ustalarıydı.

Hatta bedenlerini kullanarak ağır işler gördükleri için toplumun alt kesimlerinden sayılırlardı. Orta Çağ’ın kilise ressamları ve heykeltıraşları da dinin hizmetinde çalışan ve İncil’den çeşitli olayları resimle anlatan ustalardı. Sanatlarında belirli geleneksel kalıp ve simgeleri herkesin anlayacağı şekilde kullanmak durumundaydılar. Herhangi başka bir üretim alanında çalışan uzmandan farklı bir konumda değillerdi; kişiliklerini öne çıkaramazlardı; çoğunlukla eserlerine imza atmazlardı. Tıpkı diğer üreticiler
gibi onların da kurallarına uymak durumunda oldukları loncaları vardı.

Güzel sanatlar – el sanatları ayrımı Rönesans’la başlamıştı. Bu dönemden itibaren “resim, heykel ve mimarlık” yüksek sanatlar olarak kabul edilmişti. Sonraki yüzyıllarda ressam ve heykeltıraşlar -tıpkı şairler gibi-düşünen, çevresindeki olayları yorumlayan, kişisel düşüncelerini başkalarına ileten ve yol gösteren aydınlar olarak kabul ediliyorlardı. El sanatları ise yaratıcılıktan uzak, sıradan, işlevsel ürünler ortaya koyan ustaların işi olarak nitelendiriliyorlardı. Birkaç aykırı örnek dışında “ressam, heykeltıraş ve mimarlar” sıradan günlük kullanım araçları üzerinde çalışmayı bir “aşağılanma” sayıyorlardı; çünkü bunlar sanat objesi olarak görülmüyordu. 19.yüzyılın ikinci yarısında bu düşünce, sanatçıların kendileri tarafından reddedilerek, güzel sanatlar – el sanatları ayırımına karşı çıkıldı. Aksine el sanatları da özgün eserlerin yaratıldığı, kişisel yorumların önemli olduğu güzel sanatlar alanları olarak nitelendirilmeye başlandı.

Endüstri üretiminin temel özelliği olan montaj sisteminde bütünün parçaları ayrı ayrı üretilip sonunda bir araya getiriliyordu. Bu sistemde bir işçi üretilen şeyin yalnız kısımlarının üzerinde çalışırdı, bütünün ne olduğunu bile bilmeyebilirdi. Dolayısı ile ürünle onu yapan kişiler arasında bir kopukluk vardı. Dönemin aydınları bu gerçeğin özelliği olmayan, ruhsuz, sıradan eşyaların üretilmesine neden olduğunu görüyorlardı. Oysa el sanatlarında üretimin tüm aşamalarının içinde yer alan sanatkârın emek verdiği ürünü benimseyip becerilerini sergilemede bir aracı olarak kullanacağını düşünüyorlardı. Bu şekilde yapılmış bir eşya hiç şüphesiz onu kullanan kişiye bir endüstri ürününden daha çok mutluluk verecekti.
1850’den sonra daha kaliteli tasarımların da alıcısı bulunabileceğine inanan ilerici tasarımcı grupları “güzel sanatlar – el sanatları” ayrımına karşı gelerek bizzat kendilerinin denetlediği ve üretimde fiilen çalıştıkları atölyeler açmaya başladılar. Bu sanatçılar endüstriye karşın geleneksel el sanatlarını canlandırmayı amaçlıyorlardı. İngiltere’de başlayıp bütün Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya yayılan bu dalga “El Sanatları Akımı” (İng.: Arts and Crafts Movement) adı ile anılır. Önceleri genel olarak Gotik ve erken Rönesans’ın üretim ilkelerini benimsemiş olan El Sanatları Akımı’nın başlamasında endüstri üretimini şiddetle eleştiren John Ruskin (1819-1900) ve William Morris (1834-1886) isimli sanatçı yazarların etkisi büyüktü.

1870’lerde başlayıp Birinci Dünya savaşından sonraya kadar etkin olan bu akımın üyeleri atölyelerini daha ekonomik olması açısından genellikle küçük yerleşme merkezlerinde kuruyorlardı. Meydana getirdikleri üretim gruplarını “lonca” adı ile anıyorlardı. Hiçbir konuyu küçümsemeden, özellikle günlük kullanım araçları üzerinde çalışıyorlardı. Kapı tokmağından sürahiye; taraktan kumaşa kadar her türlü kullanım eşyasını sanatsal bir obje olarak ele alabiliyorlardı. Amaçları taklitçilikten uzak “özgün eserler” yaratmaktı. Kitap grafiği, kumaş, duvar kâğıdı, seramik, metal eşya vb. yanında mobilya tasarımı ve yapımı, etkinliklerinin önemli bir kısmını oluşturuyordu. William Morris ve arkadaşlarının 1861 yılında kurdukları mobilya firmasının tasarımları Amerika’da Shaker Tarikatı üyelerinin ürettikleri mobilyalardan etkiler taşıyordu. Önceleri amaçları sıradan insanlara zevkle kullanabilecekleri ucuz eşyalar sunmaktı. Ancak dürüst ve sade tasarım amaçladıkları kitlenin beğenisine uymuyordu; kaliteli
işçilik ve iyi malzeme ise daha varlıklı bir kesimin satın alabileceği maliyete geliyordu. Çeşitli güçlüklere karşın firma, etkinliklerini çeşitlendirerek 20.yy.’a kadar devam ettirmişti.

Ekonomik başarıyı sağlayamayarak atölyesini kapatmak durumunda kalan sanatçıların yanında giderek işini geliştirip çok başarılı olanlar da vardı. Birçoğu iyi eğitim almış olan bu sanatçılar üretim yöntemlerine yenilikler katabiliyorlar, yeni teknikler araştırıp, geliştiriyorlardı. 20.yy. başlarında iş hacmi genişleyen atölyeler bazı endüstri yöntemlerine başvuruyorlar ve buharla işleyen makineleri de kullanıyorlardı. Taşradaki atölyelerin ürünleri genellikle büyük şehirde bir dükkân tarafından pazarlanıyordu. Bu dükkânlar sanatçıların hem sergi mekânları hem de birbirleri ile buluşup  tartışabildikleri merkezlerdi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllara kadar etkin olan bu akımın mobilyaları kendilerine özgü niteliklere sahipti. Çoğunlukla masif ahşap –özellikle meşe-kullanılırdı. Ağacın damarlarını belirginleştiren mat cilalar tercih edilirdi. Mobilyalar tip olarak alçakgönüllü köy mobilyalarını anımsatırdı. Birçok örnekte Japon tasarımının etkileri de görülebiliyordu. Mobilyalar düz, sade yüzeyli tablalardan oluşturulurdu. Tablaların yapımında en çok çerçeveli sistem kullanılırdı. Uygun alanlara – koltuk kenarları, dolapların yan yüzeyleri vb.- düz dikdörtgen parmaklıklar ya da kafesler yerleştirilirdi.
Az sayıda oyma, marketöri ya da kakma yöntemleri ile yapılmış küçük sevimli desen, yüzeyleri süsleyebiliyordu. Bu desenler genellikle stilize edilmiş doğal organizmalardan oluşurdu. Bazen de bütün yüzey bir doku ile kaplanırdı. Gotik süsleme öğeleri çok kullanılırdı. Türk halı ve çinilerini anımsatan desen ve dokulara da rastlanırdı. Yüzeylere yerleştirilen kabartma ya da mineli metal plaklar son derece temiz bir işçilikle meydana getirilirdi. Aynı zamanda dekoratif birer unsur olarak görülen kulp ve menteşe gibi tamamlayıcı öğelerde de kalıplama teknikleri yetkin bir şekilde kullanılıyordu.

El Sanatları Akımı her ülkede kendine özgü bir gelişim göstermiştir. Arnuvo ve Ardeko bu akımdan doğduğu gibi 20.yy.’ın ilk yarısında karşımıza çıkan ilk endüstri tasarımcıları da bu ekolden gelen sanatçılardı.

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ