Çağımız Bilgi Çağı

Çağımız Bilgi Çağı
  • 07.12.2012

Öylesine bir çağda yaşıyoruz ki, bilgi adeta ben burdayım diyor. Dilerseniz bir önceki çağdan başlayıp günümüze gelelim. 20.yy. başlarında Batı dünyası endüstrileşmenin sancılarını atlatmış, bilim ve teknolojide ulaştığı yüksek düzeyle övünen bir refah toplumunu barındırmaya başlamıştı. 19.yy. boyunca çok büyük sıkıntılar çekmiş olan işçi sınıfı bile göreceli olarak daha rahat yaşam koşullarına kavuşmuştu. Giderek şehirleşen toplumda beliren yeni gereksinimlere yönelik teknoloji endüstrileri 1.Dünya Savaşından önce ortaya çıkmaya başlamıştı. Şehre çalışmak üzere gelip tek başına yaşayan bekârlar için bilgi alışverişi had safhadaydı. Belirli bir satın alma gücüne ulaşıp müstakil bir konutta yaşayabilen işçi aileleri için, çeşitli kullanım eşyaları yanında temel gereksinimleri karşılayan mobilyalar da üretiliyordu.

Artık bir endüstri toplumu yaratılmıştı; ancak yine de el sanatlarının her zaman var olmasının gerektiğine inanan aydınlar vardı. Bu konuda en şiddetli tartışmalar Alman tasarımını geliştirmek ve tanıtmak üzere 1907de kurulmuş bir birlik olan “Deutscher Werkbund” içinde yer alıyordu. Hermann Muthesius (1861-1927) bu kuruluşun en önemli üyelerindendi. İngiltere’de bulunduğu yıllarda El Sanatları Akımı’nı incelemiş olan bu mimar, endüstri üretiminde standardizasyona önem verilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu noktadan başlayarak toplu üretimin Alman standartlarını yükseltmede tek yol olduğunu ve el sanatlarının bu oluşuma katkısının önemini vurguluyordu. Özet olarak: Muthesius el sanatlarını endüstri ile kaynaştırmak yanlısıydı. Aynı grubun üyesi olan Henry van de Velde ise endüstri üretimine karşı gelmemekle birlikte yaratıcılığın ve özgünlüğün ancak el işi eserlerle ifade edilebileceğini söylüyordu.

Onun düşüncesine göre endüstri ile el sanatları hiçbir zaman bağdaşamazdı. Endüstri standart olanı üretirken, el sanatçıları insana özgü yaratıcılığı ortaya koyarlardı.
Bu yıllarda el sanatçıları özellikle Almanya ve Avusturya gibi orta Avrupa ülkelerinin büyük şehirlerinde birlikler kurarak etkinliklerini sürdürüyorlar ve arada toplu sergiler açıyorlardı. Werkbund gösterilerine de katılıyorlardı. Özenli işçilikle yapılmış çalışmaları halk arasında popülerdi; sergilerine büyük ilgi gösteriliyordu. Sergilenenler arasında geleneksel yapım ve yüzey donanımı teknikleri kullanılmış olan mobilyalar önemli bir yer tutuyordu. Sade ya da gösterişli, tüm çalışmalarda gözlemlenen nitelik biçimsel özgünlüktü; o zamana kadar yapılmamışı uygulamak önemliydi.

20. yüzyılın ilk on beş yılındaki yenilikçi mobilyaların en önemli özelliği sade geometrik biçimlerde olmalarıydı. Tasarıma genelde “düz çizgiler” ve “dik açılar” hakimdi; ama gerektiğinde işlevsel kıvrımlar kullanılıyordu. Örneğin oturma mobilyaları insan bedenine uyum sağlayacak biçimde şekillendirilebiliyordu. Almanya’da Richard Riemerschmid, Avusturya’da Adolf Loos (1870-1933), Otto Wagner, ve Joseph Hoffmann gibi mimarların yapıtlarında yüzeysel süslemelere yer verilmiyordu. Mobilyanın yapısının her biri işlevine uygun olarak tasarlanmış parçaları ve bunların birleşiminden oluşan bütün, aynı zamanda ona estetik değerler kazandıran unsurlardı. İşlevsel olarak yüzeye yerleştirilen parçalar mobilyanın bütünselliğini bozmamak üzere tasarlanıyordu. Bu özellikleri, savaştan sonra karşımıza çıkacak olan Modernist tasarımcılar da içselleştireceklerdir.

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ