Babür Kimdir

Babür Kimdir
  • 13.05.2013

Babür Kimdir, Babür Şah Hayatı Hakkında Bilgi Biyografi ve Özellikleri

Babür (Arapçada “Kaplan”), babur olarak da yazılır, asıl adı zahîreddin muhammed (d. 15 Şubat 1483, Fergana – ö. 26 Aralık 1530, Agra, Hindistan), Hindistan’daki Babürlü hanedanının kurucusu ve ilk impara­toru (1526-30). Moğol fatihi Cengiz Han’ın ve Timur’un soyundandır. Devlet adamlığı­nın yanı sıra seçkin bir asker ve serüvenci, şair ve yetenekli bir günce yazarıydı.

Babür’ün İlk yılları: Babür, Moğol kökenli Barlas boyundan gelmekteydi. Ama öteki Moğol boylarından kopuk olan Barlaslar, uzun yıllar Türk bölgelerinde yaşadıklarından dil ve töre bakımından Türkleşmişti. Moğol olarak bilinen Babür de en büyük desteği Türklerden gördü; kurduğu imparatorluğun yapısında Türk kimliği belirgindi. Çağatay boylarına katılan Babür’ün ailesi bu adla tanındı. Baba tarafından Timur’un beşinci, ana tarafından ilk büyük Moğol fatihi Cengiz Han’ın 13. kuşaktan torunuydu. Babası Ömer Şeyh Mirza, Hindukuş Dağla­rının kuzeyindeki küçük Fergana Hükümdarlığı’nı yönetmekteydi. Türklerde vera­set, belirlenmiş kesin kurallara bağlanmadı­ğından, Timur’un başlattığı Timurlular ha­nedanının her üyesi, Timur’un egemen ol­duğu ülkelerin tümünü yönetme hakkının kendisinde olduğunu ileri sürmekteydi. Bu topraklar çok geniş olduğundan, hükümdar­ların hak iddiaları sonu gelmeyen savaşlara yol açmaktaydı. Ayrıca bu hükümdarlar, yöneticiliği bir meslek olarak görmekte ve belirli bir bölgenin gerçekte Timur İmparatorluğu’nun bir parçası olup olmamasına pek bakmaksızın, başkalarını yönetmeyi iş­lerinin bir gereği saymaktaydılar. Babür’ün babası bu geleneğe uyarak tüm yaşamını Timur’un eski başkenti Semerkand’ı ele geçirmeye çalışmakla geçirmişti. Babür de onun yolundan yürüdü. Bu karışık hanedan kavgası ortamında ayakta kalmak için çev­rede saygı ve bağlılık uyandırmak, çoğu kez aile düşmanlıklarından kaynaklanan başıbo­zuk gruplaşmaların üstesinden gelmek, tica­ret ve tarımla uğraşan kesimlerden vergi toplayabilmek gerekiyordu. Zamanla bütün bunların üstesinden gelen Babür, aynı za­manda büyük bir komutan oldu.

Babür, 1494’ten başlayarak 10 yıl boyunca Semerkand’ı almaya çalıştı ve kenti iki kez (1497 ve 1501) kısa süreyle işgal etti. Ama Seyhun Irmağının ardındaki Özbeklerin hükümdarı (Cengiz Han’ın torunu) Mu­hammed Şeybani Han gibi yakın akrabala­rından bile daha güçlü bir hasmı vardı. 1501’de Sar-i Pol’de, onun karşısında kesin bir yenilgiye uğradı ve sonraki üç yıl içinde hem Semerkand, hem de Fergana elinden çıktı. Babür, 1504’te kendine bağlı adamla­rıyla Kâbil’i zaptetti; bütün başkaldırı ve hilelere karşın burada tutunmasını bildi. Semerkand üzerine yaptığı son seferde (1511-12) başarısız olunca, bu umutsuz girişimden vazgeçip başka bir bölgede yayıl­ma düşüncesine yöneldi. Bütün dikkatini Sind bölgesi ve Hindistan üzerine çevirdi. Uzun çabalardan sonra 1522’de Sind yolu üzerinde stratejik önemde bir merkez olan Kandehar’ı ele geçirdi.

Babür 1519’da Hindistan’a ilk akınını ger­çekleştirdiği sırada Pencab, Delhi hüküm­darı Sultan İbrahim Ludi’nin topraklarının bir parçasıydı. Vali Devlet Han, İbrahim’in onun otoritesini azaltma yönündeki girişim­lerinden hoşnutsuzluk duymaktaydı. Babür, 1524’e değin Pencab’ı üç kez istila ettiyse de, Pencab ve Delhi’nin karmakarışık siya­sal ortamına yeterince egemen olamadığın­dan sağlam bir dayanak oluşturamadı. Ama koşulların, iç çekişmelerle bölünmüş olan Delhi Sultanlığı’nı devirmeye yetecek ölçü­de olgunlaştığı da açıktı. Sultanlığa karşı geniş bir saldırıya geçen Babür, bir süre sonra Kâbil kenti Özbek saldırısına uğradı­ğından geri dönmek zorunda kaldı. İbra­him’in amcası Âlem Han’la Devlet Han’ın yardım için yaptıkları ortak bir başvuru üzerine, beşinci ve ilk başarılı akınına girişti.

Hindistan’da ilk zafer: Kasım 1525’te yola çıkan Babür, 21 Nisan 1526’da Delhi’nin 80 km kuzeyindeki Panipat’ta İbrahim’le karşılaştı. 12 bin kişiden fazla olmadığı sanılan Babür’ün ordusu, süvari taktiklerin­de usta ve deneyimli askerlerden oluşuyor­du. Ayrıca Osmanlılardan sağlanmış yeni bir topçu kuvvetiyle desteklenmişti. Buna karşılık 100 bine ulaştığı ve 100 fili olduğu söylenen İbrahim’in ordusu, eskimiş taktik­lerle savaşmaktaydı ve iç çekişmelerden dolayı bölünmüş durumdaydı. Babür, ateş altındaki soğukkanlılığı, topçularım başarıy­la kullanması ve Türklerin bölünmüş ve dağılmış ordulara karşı uyguladığı etkili çevirme taktikleri ile savaşı kazandı. İbra­him savaş alanında öldürüldü. Babür her zamanki hızıyla üç gün sonra Delhi’yi işgal etti ve 4 Mayıs’ta Agra’ya ulaştı.

O zamanlar bu parlak başarı, Babür’ün Semerkand’a yaptığı öteki akınlardan pek az farklı bir olay gibi görülmüş olmalıdır. Hindistan’ın sıcak iklimine alışık olmayan ve Kâbil’deki üssünden 1.300 km uzakta bulunan Babür’ün küçük ordusu, güçlü düşmanlarla çevriliydi. Ganj Vadisinin aşa­ğı kesiminde, o sırada karışıklık içinde bile olsalar, alt edilmesi güç bir askeri güce sahip savaşçı Afgan kabile reisleri vardı. Güneyde kaynakları geniş Malva ve Guce- rat hükümdarlıkları uzanıyordu. Racasthan’da ise Hindistan’ın kuzeyindeki bütün İslam varlığını tehdit eden güçlü bir kon­federasyonun başında yer alan Mevar hüküm­darı Rana Sanga bulunuyordu. Babür’ün karşı karşıya kaldığı ilk sorun, sıcaktan yakınan ve çevrelerindeki düşmanca ortamdan cesa­reti kırılan adamlarının, Timur’un yaptığı gibi ülkelerine geri dönmek istemeleri oldu. Babür, anılarında canlı bir dille anlattığı gibi, gözdağı, azarlama, vaat ve rica gibi çeşitli yöntemlerle onları caydırmayı başar­dı. Daha sonra, onun daha önceki Moğol istilacıları gibi çekilmeye niyetli olmadığını anlayarak tahminen 100 bin atlı ve 500 fille ilerleyen Rana Sanga ile savaşmak için hazırlıklara girişti. Çevredeki kalelerin çoğu hâlâ düşman kuvvetlerin elinde bulunduğu için tam anlamıyla bir kuşatma altında olan Babür, Tanrı’dan yardım görmek amacıyla bir daha içki içmeyeceğine yemin etti ve şarap kaplarını kırdırıp, elindeki şarabın tümünü bir kuyuya döktürdü. Bu davranı­şından ve heyecan verici konuşmalarından etkilenen askerleri, 16 Mart 1527’de Agra’ nın 60 km batısındaki Khanua’da mevzilendiler. Geleneksel savaş düzenini kullanan Babür, merkezde topçu ateşi ve süvari saldırısı için boşluklar bırakarak yük araba­larından bir barikat yaptırdı ve kanatlara, çark ederek açılan süvari birlikleri yerleştir­di. Topçu ateşi fillerin panik içinde kaçış­masına yol açarken kanatlardan yapılan süvari saldırıları Racputları şaşkınlığa uğrat­tı. Racputlar 10 saatlik bir savaşın sonunda, bir daha tek bir komutanın yönetiminde toplanamayacak biçimde darmadağın oldular.

Bundan sonra Babür, Rana Sanga ile uğraşırken Lakhimpur’u (Lucknovv) ele ge­çiren ve kendisine meydan okuyan doğuda­ki Afganlara yönelmek zorunda kaldı. Bu sırada öteki Afganlar da Bihar’ı işgal eden Sultan İbrahim’in kardeşi Mahmud Ludi’ye katılmış bulunuyorlardı. Ayrıca, başta Çhanderi yöneticisi olmak üzere bazı Racput kabile reisleri hâlâ direnmekteydi. Ocak 1528’de Çhanderi Kalesi’ni ele geçi­ren Babür, daha sonra doğuya yöneldi. Ganj Irmağını geçerek, Lucknow’u almış olan Afganları Bengal’e sürdü. Ardından Mahmud Ludi’nin üzerine yürüdü; 6 Mayıs 1529’da Ghaghara’nm Ganj ile birleştiği yerde yapılan savaşta onun ordusunu dağı­tarak üçüncü büyük zaferini elde etti. Bu savaşta da topçu kuvveti belirleyici bir rol oynamış, teknelerden de yararlanılmıştı.

Babürlü (Hint-Türk) İmparatorluğu. Kan- dehar’dan Bengal sınırlarına kadar güvenlik altında olan Babür’ün egemenliğindeki top­raklar, güneyde Racput Çölü ve Ranthambhor, Gvalior, Çhanderi kaleleri ile sona eriyordu. Ama bu büyük topraklarda yerle­şik bir yönetim biçimi yoktu; yalnızca birbir­leriyle sürekli kavga halinde birçok kabile reisi vardı. Bir imparatorluk kazanılmıştı, ama bu imparatorluğun barışa kavuşturul­ması ve örgütlenmesi gerekiyordu. Bu ne­denle, Babür’ün oğlu Hümayun’a bıraktığı miras, kararsız bir yapı göstermekteydi.

1530’da Hümayun’un, yaşamından umut kesilecek ölçüde hastalanması üzerine, oğ­lunun yerine kendi canını alması için Ba­bür’ün Tanrı’ya yakardığı ve adağını yerine getirmek için yatağının etrafında yedi kez döndüğü söylenir. Bu olaydan sonra Hüma­yun iyileşti. Ama sağlığı bozulan Babür de o yıl içinde öldü.

Değerlendirme. İmparatorluğu pekiştire­nin torunu Ekber olmasına karşın, Babür Hint-Türk İmparatorluğu’nun kurucusu ka­bul edilir. Ayrıca Babür, kendisinden son­raki iki kuşağın esin kaynağını oluşturan, parlak bir önderlik mirası da bırakmıştır.

Babür çekici bir kişiliği, askeri dehası olan bir serüvenci ve talihli bir imparatorluk kurucusuydu. Ayrıca, siyasal başarılarından ayrı olarak ona seçkin bir yer kazandırabilecek ölçüde yetenekli bir şairdi. Her gittiği yerde bahçeler yaptırtan ve düzenlediği şölenlerle bu güzel yerleri şenlendiren bir doğa tutkunuydu. Örneğin, Agra’ya ulaştı­ğında ilk işi Yamuna Irmağı kıyısında Ram Bagh adıyla bilinen bahçeyi, düzenletmek olmuştu. Düzyazı biçimindeki Babürname adlı anıları, otobiyografi alanında bir dünya klasiği haline gelmiştir. Ekber’in yönetimi sırasında 1599’da Türkçeden Farsçaya, 1921-22’de de İngilizceye çevrilen bu anılar, yaşına göre olağanüstü yüce gönüllü, dost­luk duygularıyla dolu, doğal güzelliklere karşı duyarlı, kültürlü, esprili ve şen bir hükümdarın kişiliğini sergilemektedir. Ya­pıt Türkiye Türkçesinde Vekayi (1943-46; 2 cilt) ve Babürname (1970, 1985; 3 cilt) adıyla yayımlanmıştır.

Çağatayca yazdığı Aruz Risalesi (1972) Türklere özgü nazım türleri konusunda bilgiler verir. Şiir diliyle yazılmış Hanefi fıkhına ilişkin konulan içeren Mübeyyen adlı yapıtı, daha çok öğretici niteliktedir. Şiirdeki ustalığının ürünü olan temel yapıtı Divan’ıâvc (1910; yay. haz. D. Ross). Tüm şiirlerinde yalın, doğal, içten bir dil egemen­dir. Yer yer tasavvuftan da etkilenen Babür’ün bazı şiirlerinde döneminin ünlü Ça­ğatay şairi Ali Şir Nevaî’nin etkisi görülür. Babür, Çağatay edebiyatının Nevaî’den sonraki en büyük sanatçısı olarak bilinir. Babür’ün hayatı hakkında bilgiler verdik.

babur

Babür bir bahçe denetimi sırasında; Babürname’den portre minyatür, 16. yy.

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ